Metin KÖSEDAĞ

KARAMSAR GAZETECİ

BİZLER gazeteci olarak toplum ile kurumlar, toplum ile olaylar, toplum ile işi gereği göz önünde bulunanlar arasında köprü görevi görüyoruz. 

Bir nev’i “aracıyız” denilebilir. 

Bu aracılık faaliyeti esnasında, aracı olduklarımızla ilk biz yüz yüze geldiğimiz ve topluma konuları bizim etkilendiğimiz düzeyde aktaramadığımız için her bir olaydan daha fazla etkileniyoruz. 

Bu durum “olumlular” için de geçerli, “olumsuzlar” için de. Ancak olumsuz olaylar daha çok haber değeri taşıdığı için, daha çok olumsuzla yüz yüze geliyoruz.

Öyle olunca da çok sayıda olumsuzluk içerisinde boğulup kalıyoruz. 

“İnsan neyle daha çok muhatap olursa haliyle onun penceresinden bakıyor hayata.” 

Bizimki de bu hesap. 

Olumsuzla daha çok muhatap olunca “karamsarlığa” bürünüyoruz. 

Bu karamsarlık kimimizde içine kapanma, kimimizde detaylı ve çok konuşma, kimimizde “içindekini dışarı atma isteğiyle” sürekli kendisi konuşma ve karşısındaki dinlememe ama en çok da sürekli şikayet etme şeklinde kendini gösteriyor. 

Psikolog olmadığım için bilimsel olan tarafını açıklayamasam da, gazeteciler olarak karamsarlık konusunda bir rehabilitasyona ihtiyacımız olduğu kesin. 

Psikolog olmadığım gibi iletişim bilimci de değilim ama enformasyon çağında enformasyonla kuşatıldığımızı herkesin malumu olduğu üzere biliyorum. 

Ben olaya haber tarafından baktığım için, bu yönüyle değerlendirme yapacağım elbette. Sokaktaki okur her an bir yerlerden haber alıyor. 

En çok da akıllı telefondan. 

Hele sosyal medya kullanıyorsa, ki kullanmayan yok, haber sevmeyen biriyse bile haberle muhatap oluyor. 

Kendisi uzak dursa da, çevresindekilerden dolayı haberdar oluyor. 

Ama az önce bahsettiğim gibi bizim aracılığımızla haberdar olduğu ve haberle ilk yüz yüze gelen olmadığı için ikinci dereceden etkileniyor. 

Haberlerin “etkisi süzülmüş” oluyor kendisine gidene kadar. 

Bir de ilk etkilenen muhabir ise benim gibi artık sahada çalışmayanlardan bile çok etkiyle karşı karşıya kalıyor. 

Çevremdeki muhabir arkadaşlarımı gözlemliyorum; örneğin daha çok asayiş olayı takip edenler hayatla bağı daha zayıf, bazı alanlarda kırmızı çizgileri netleşmiş ve oradan çıkamayan, bakış açıları da daha karamsar; daha çok sosyal, kültürel, bilimsel içerikli haberleri takip edenler, ki sayıları çok sınırlı, olayları daha farklı açılardan değerlendirebilenler olarak karşımıza çıkıyor. 

Sınıflandırma yapacak olursak aralarındaki en karamsarlar, yine de sürekli asayiş ve benzeri haberleri takip edenler diyebiliriz. 

Kayseri’de eleman sıkıntısından dolayı her muhabir ortalama her habere gitmek zorunda kalsa da, az da olsa uzmanlaşma olduğu için, bu çizgiler çok net değil elbette ama aynı camianın içinde olduğumuz için bizim açımızdan gözlem yapmak daha kolay. 

Haber yaparken bir alanda uzmanlaşmak elbette iyidir ama Osmanlı’daki cellatları getiriyor bu durum aklıma. 

Cellatlar belli fasılalarla çiçeklerle uğraşmak gibi işlere verilirmiş. 

Hızın ön planda olduğu bu çağda pratik olarak bu mümkün olmasa da, sosyal hayatlarında bile bir araya geldiklerinde haber konuşan gazetecilerin, iş dışında başka konular konuşabilecekleri arkadaşlarının olması belki çözüm olabilir. 

Bu karamsarlık sorunu çok mesleki gibi görünebilir. Ama yazının başında da belirttiğim gibi aracı olan bizler isek, toplumu etkilememiz bakımından “içinde bulunduğumuz duygu durumu” da önemli. 

Haber teknik bir şey sonuçta, bir gazeteci haberine karamsar duygularını aktarmıyor elbette ama iş yapma biçimini olumsuz etkilediği için bir süre sonra “birbirini tekrar eden haberler” ortaya çıkıyor. 

Yaşama sevinci kalmamış bir insandan değişik bir iş üretme biçimi bekleyemezsiniz sonuçta. 

Öyle olunca aracılar olarak renksiz, kuru, sığ bir dünya sunuyoruz okura. 

Aracı olarak en büyük etkimiz bu olsa gerek. 

Bu yazının toplumu etkileyen yönü de burası. 

Yarım hoca dinden, yarım doktor candan eder misali; karamsar gazeteci de yaşama sevincinden edebilir.