Günümüzde, Türk cemiyet hayatı tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bölünmüş bir manzara arz etmektedir. Bölünmüşlüğün çeşitliliği, sıralamakla bitmez. Siyasi bölünmüşlük, dinî bölünmüşlük, mezhep bakımından bölünmüşlük, sınıf bakımından bölünmüşlük, etnik bölünmüşlük, devletin temel değerlerine bakış açısı bakımından bölünmüşlük, cinsiyet bakımından bölünmüşlük, kuşaklar arası bölünmüşlük ve daha niceleri…
Bu bölünmüşlüklerin bir kısmı iç içe geçmiş durumdadır ve ortaya girift ilişkilerle birbirine bağlı ve aynı derecede birbiriyle çelişen, hatta zaman zaman çatışan bir cemiyet çıkmıştır. Elbette her cemiyet gibi Türk cemiyeti de tarih boyunca kendi içerisinde pek çok çeşitlilikler barındırmıştır ve bu çeşitlilikler tarih boyunca cemiyetin farklı renklerini teşkil etmiştir.
Günümüzü, Türk cemiyetinin tarihî macerasından farklı kılan çok temel bir unsur vardır aslında. O da cemiyetimize hâkim olan fikrî bölünmüşlüktür. Bu fikrî bölünmüşlüktür ki cemiyette var olan bütün bölünmüşlükleri birer gerginlik ve çatışma hattına dönüştürmektedir. Aslına bakılacak olursa bu durum, Türk cemiyet hayatında o kadar da yeni değildir. “Modernizm” denilen hastalığın bizim cemiyet hayatımıza “Garplılaşma” veya daha yeni tabiriyle “Batılılaşma” adı altında girmeye başladığı dönemden itibaren, yüzyıllarca iç içe kucak kucağa yaşamış olan Türk cemiyetinin farklı unsurları birbirleriyle çatışmaya başlamış ve koskoca bir imparatorluk elden çıkmıştır. O koca dünyanın nihai sığınağı olan Türkiye Cumhuriyeti, hâliyle eski cemiyet hayatımızın da bir hülasası şeklini almış ve imparatorluğun barındırdığı çeşitlilik büyük oranda yeni cemiyet hayatımızı da teşkil etmiştir. Cumhuriyetimizi tesis eden irade, bu çeşitliliği tek bir çatı altında toplamakta gayet mahir davranmıştır. Ancak modernizmin cemiyet hayatımıza musallat ettiği bazı fikrî hastalıklar, yeni Türk cemiyetini de içten içe kemirmeye devam etmiştir. Netice itibarıyla ortaya birbirinden nefret eden katmanlardan oluşmuş bir cemiyet ortaya çıkmıştır. Bu bölünmüşlük yukarıda da zikredildiği üzere, cemiyetin her seviyesine hâkim olmuş ve hoşgörüsüzlüğün hüküm sürdüğü bir toplumun içerisinde yaşamaya başladık.
Günümüz Türk cemiyeti, farklılıkların birbirine tahammül değil, birbirini sevme ve birlikte yaşama isteği üzerine inşa edilmiş olan eski ahlakını kaybetmiş durumdadır. Bütün farklılıklar, kavga sebebi görülmekte, cemiyet içerisinde gerek fertler bazında gerek kalabalıklar bazında kimsenin kimseye ne tahammülü ne de hoşgörüsü kalmıştır. Cemiyet bünyesindeki en ufak farklılıklar tahrik unsuru hâline gelmektedir. Bütün bunların temelinde yatan, Türk cemiyetinin “ülkü” birliğini kaybetmiş olmasıdır. Burada bahsedilen siyasi partilerle ilişkili bir durum değildir. Cemiyet içerisindeki bazı kesimler, Türkiye’nin Doğu ile bütün ilişkilerinin kesilip tamamen Batılı bir hayat tarzının benimsenmesini ülkenin tek kurtuluşu olarak görürken bazıları Batı’nın adını duymaya bile tahammül edememektedir. Bu sebeple de her iki düşünceye sahip kesim birbirini “hain” olarak görüp ortadan kaldırılması gereken hastalıklı unsurlar olarak görmektedir. Oysa hem coğrafi hem de sosyolojik olarak Doğu ile Batı arasında bir geçiş konumunda olan Türkiye gibi bir ülkenin cemiyetinin bu şekilde şekillenmiş olması oldukça tabii bir durumdur. Burada eksik olan cemiyet içerisindeki bu farklı kesimlerin birbirlerini “hain” olarak görmesi yerine birlikte çalışarak Türkiye’yi layık olduğu yere yükseltme arzusudur.
Cemiyet hayatının en tepesindeki bu bölünmüş manzarayı, her seviyede müşahede etmek mümkün. Kuşaklar arasındaki farklılıklar, birbirlerini anlamama seviyesini çoktan aşıp birbirlerinden farklı dünyalarda yaşama, hatta birbirleriyle muhatap olmama seviyesine geçmiştir. Hâl böyle olunca, Türk cemiyet hayatının esasını teşkil eden hoşgörü dâhil pek çok güzel haslet yeni nesillere aktarılamamaktadır. Burada en büyük iş elbette gençlerle irtibatın bir yolunu bulması gereken yaşlı kuşaklara düşmektedir.
Cemiyet hayatına hâkim olan hoşgörüsüzlüğü, gündelik hayatın her aşamasında görmek artık sıradan bir olay hâline geldi. Trafikte sürücülerle yayalar arasında, araba sürücüleri ile motosiklet sürücüleri arasında, araba sürücülerinin kendi aralarında sürekli bir gerginlik yaşanmakta ve kavgalar çıkmakta, hatta sebepsiz yere cinayetler işlenmektedir. Cemiyet hayatının arzulanmayan olsa da tabii bir süreci olan boşanmalar, çok kez cinayetlere sebep olmakta ve aile faciaları yaşanmaktadır. Yalnızca yıkılan ailelerde değil devam eden aileler içerisinde de büyük çatışmalar yaşanmaktadır. Ebeveynlerle çocuklar arasında, karı koca arasında, temelinde hep hoşgörüsüzlük ve anlayışsızlık yatan tartışmalar ve gerginlikler yaşanmaktadır.
Yukarıda da bahsedildiği üzere, bütün bu faciaların temelinde, modernizmin Türk cemiyet hayatına zerk ettiği virüsler yatmaktadır. Oysa bizim cemiyet hayatımızdaki hoşgörünün dünyaya nam saldığı ve cemiyetimizin bütün mazlumların sığınağı hâline geldiği dönemlerde, hoşgörüsüzlüğün, baskının ve yobazlığın merkezi olmuş olan Avrupa, burnumuzun dibinde temeli hoşgörüye dayalı muazzam cemiyetler inşa etmiş ve bu inşa ettiği cemiyetlerle bir taraftan kendi insanını refah içerisinde yaşatırken bir taraftan da dünyaya hükmetmektedir.
Hz. Allah’ın Kuran-ı Azimü’ş-Şan’ında dediği gibi “…Hâlâ düşünüp ders almayacak mısınız?”
Yorumlar
Kalan Karakter: