Son zamanlarda, Türkiye’de nüfus artışının yavaşladığını dile getiren beyanatları sık sık işitir olduk. Oysa seksenli, doksanlı yıllar Türkiye’nin en büyük gücünün genç nüfusu olduğu ve bu genç nüfus sayesinde bir gün Avrupa’yı geçeceğimiz nağmeleri ile geçmişti. O genç nüfus büyüdü ve biz bu genç nüfusu, yanlış maarif ve istihdam siyaseti ile zayi ettik. Dahası, bu genç nüfus anne – babaları ve nene – dedeleri gibi çok çocuk yapmaz oldu. Bunu günümüzün çok zorlaşan ekonomik şartları ile bağdaştırmak mümkün elbette. Hatta “Bu ekonomik şartlar sebebiyle bırakın çocuk yapmalarını, gençler evlenmekte bile zorluk çekiyorlar.” denilebilir. Elhak! Bu değerlendirmede küçümsenemeyecek bir doğruluk payı da mevcuttur. Ancak ekonomik şartlardan öte birtakım sosyal ve psikolojik sorunların da olduğunu görmek lazım. Zira etrafa bakıldığı takdirde, çocuk sayısının ekonomik olarak çok imkânlı olmayan ailelerde daha yüksek olduğu görülmektedir. Mesele sadece ekonomik olsaydı, ailelerdeki çocuk sayısının yüksekliğinin ailelerin refah düzeyleri ile doğru orantılı olması gerekirdi. Oysa durum tam tersi bir manzara arz etmektedir. Seksenli, doksanlı yıllar boyunca devlet eliyle teşvik edilen doğum kontrolünün bu nüfus artışındaki duraksamada ciddi tesirinin olduğunu kabul etmek gerekir. Bu teşvik ve telkinlere daha açık olan sosyoekonomik düzeyi daha yüksek ailelerde çocuk sayısı iki nesilde, tedricen 5-6 ve3-4 çocuktan 1-2 çocuğa düştü. Meselenin sosyoekonomik boyutunun bulunması, ister istemez Türkiye’de çocuk sayısı bakımından, bölgeler arasında da farkların meydana gelmesine sebep oldu ve Türkiye, kucağında ateş topu gibi bir Türk nüfusu sorunu buldu.
Bu sorunu elbette ki ilk fark eden yine devlet yetkilileri oldu ve 2007 yılında hükumetin zirvesinden “en az üç çocuk” çağırısı geldi. Ancak bu çağrıya, hangi saikle bilinmez, bazı sivil toplum kuruluşlarından çok sert tepkiler geldi ve bilhassa kendilerini “çağdaş” zanneden kadınlarımızı sokağa döktüler. Oysa “çağdaş” dünyanın bütün devletleri, çok çocuk yapmayı teşvik etmekte, çok çocuklu ailelere çeşitli ödenekler tahsis etmektedirler. Zira dünyada sözü geçer olmanın yolu doğrudan yüksek nüfusa sahip olmaktan geçmektedir. Bu yüzden 2007 yılında devletin tepesinden gelen çağrıya karşı çıkanların kendilerini sorgulamaları gerekir.
Bugün gelinen nokta da ise meselenin bambaşka bir boyutuile karşı karşıyayız. Nüfus artışında bölgeler arasında meydana gelen dengesizlik, ülke için bir beka sorunu olma yolunda ilerlemektedir. Ülkede kendilerini Türk olarak tanımlayan insanların ülke nüfusu içerisindeki oranlarında bir düşüş meydana geldiği endişesi baş göstermiştir. Elbette bu ülkenin batı kesimlerinde şehirleşmenin daha yoğun olmasıyla doğrudan alakalıdır. Ancak bu gelişme tersine çevrilmediği takdirde, ülke geri dönülemez bir noktaya gelebilir. Tam da bu endişeler sebebiyle son zamanlarda bazı kişilerden “falanca Türk topluluğunu” getirip Türkiye’ye yerleştirelim şeklinde açıklamalar işitir olduk. En son Millî Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun “Doğu Türkistan’dan Uygur Türklerini getirip Anadolu’ya yerleştirelim.” mealindeki açıklaması da bu endişenin bir ürünüdür. Zaman zaman bazı ülkeler benzer politikaları yürürlüğe koymaktadır. Mesela Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Almanya orada yaşayan pek çok Alman kökenli eski Sovyet vatandaşını Almanya’ya almıştır. Komşumuz Yunanistan, Karadeniz çevresinde yaşayan bütün Rumlara ve Ortodokslara Yunan vatandaşlığı vererek ülkeye iskân etmektedir. Kardeş Kazakistan da çevre ülkelerde yaşayan Kazakları toplayarak ülkedeki Kazak nüfusunu artırmaya çalışmaktadır. Ancak Türkiye’nin herhangi bir ülkedeki Türk nüfusunu topyekûn getirip Anadolu’ya yerleştirmesinin pek çok sakıncası bulunmaktadır. Her şeyden önce mesela Doğu Türkistan’dan Uygur Türklerini getirip Türkiye’ye yerleştirmek, tam da Çin Komünist Partisi’nin arzu ettiği bir şeydir. Bu yüzden böyle bir hareket, Doğu Türkistan Davası’na ve Türk tarihine büyük bir ihanet olur. Zaten Doğu Türkistanlıların da topyekûn vatanlarını bırakıp Türkiye’ye yerleşmek isteyip istemedikleri şüphelidir.
Türkiye bu meseleyi kendi iç kaynakları ile çözmenin yollarını bulmalıdır. Öncelikle şunu ifade etmekte fayda var. Evet, tehlike çanları çalmaktadır, fakat henüz uçurumun kenarında değiliz. Her şeyden önce, ülkede hâkim kültür ve dil, hâlâ Türk kültürü ve Türkçedir. Bu nedenle millî eğitim sağlam tutulduğu takdirde sosyoloji gereğini yapacaktır ki yapmaktadır da. Ülkenin her köşesi sosyoekonomik olarak kalkındırıldığı takdirde, sorun belli düzeyde çözülecektir. Ancak ülkenin batısında, toplumun doğum oranlarının artırılmasının yolları bulunmalı. Pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, çeşitli çocuk ödenekleri verilmeli. Bunlar sembolik rakamlar olmamalı ve aynı başka ülkelerde olduğu gibi insanları gerçekten çocuk yapmaya teşvik edecek düzeyde ödenekler olmalı.
Ülkede nüfusun takviye edilmesinin bir diğer yolu, zaten ülkede bulunan göçmenlerin topluma kazandırılmasından geçmektedir. Ülkede on binlerce Afganistanlı göçmen bulunmaktadır. Bu Afganistanlı göçmenlerin çok büyük bir çoğunluğu Türk kökenlidir. Geriye kalan küçük grupları ise Türk toplumu hazmedecek kapasiteye sahiptir. Bu insanlara derhâl Türk vatandaşlığı verilip ülkenin gerekli yerlerine iskân edilmelidirler. Bu insanlara vatandaşlık verilmediği takdirde, ilk fırsatta çeşitli Batı ülkelerine kaçmak zorunda kalmaktadırlar. Zira vatandaşlıkları olmadan Türkiye’de düzenli bir hayat kuramamaktadırlar. Bu insanları Batı’ya kaptırarak Türkiye büyük bir fırsatı kaçırmaktadır.
Türkiye’nin vatandaşlık verip ülkeye iskân etmesi gereken bir diğer grup ise Türkiye’ye zaten gelmiş olan Doğu Türkistanlılardır. Türk devleti, sudan sebeplerle ülkedeki Doğu Türkistanlıları hudut dışı etmekten veya Çin’e iade etmekten derhâl vazgeçmelidir. Bu insanlar da Türkiye’den hudut dışı edildikleri zaman, Batı’ya kaçmanın yollarını aramaktadırlar, zira Çin’e dönenlerin hayatta kalma şansı bulunmamaktadır.
Türkiye, zaten ülkede bulunan Afganistanlılara ve Doğu Türkistanlılara vatandaşlık verip bu kardeşlerimizi niteliklerine göre Anadolu’nun çeşitli yerlerine iskân ederek pek çok yönden kazançlı çıkabilir. Bu insanlarımız geleneksel aile yapılarıyla hem nüfus artışına büyük katkı sağlayacaklar hem de sınai ve zirai üretime bir ivme kazandırılacaklardır.
“Evleniniz, çoğalınız, çünkü ben kıyamet gününde sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.” hadisişerifi millî cemiyet hayatımızın düsturu olsun…
Yorumlar
Kalan Karakter: