Bilindiği üzere, ABD ve İran’ın beraber İran’a saldırmasından itibaren, son bir aydır İran meselesi Türkiye’de ana gündem maddelerinden biri hâline gelmiştir. Türkiye kamuoyu; İran’ı destekleyenler, ABD – İsrail ikilisini destekleyenler ve “Dinsizin hakkından imansız gelir” tavrıyla, hatta iki tarafın birbirini tüketmesinden keyif alarak iki tarafı da desteklemeyenler olmak üzere, üçe ayrılmış durumdadır. Elbette bir de “Dünya yansa umurumda değil” hayat felsefesi mucibince meseleyle hiç alakadar olmayan ciddi bir kitle de mevcut. Ancak bunlar, dünyamızı ilgilendiren mühim meseleler konusunda fikirsiz oldukları için kamuoyunun bir parçası da addedilmemelidirler. Şüphesiz Türk devletini idare edenler, meseleyi, kamuoyunu teşkil edenlerin bu tabii ruh hâli ve tavırlarından farklı bir zaviyeden tetkik ve tahlil etmektedirler. Bu yazıda bütün bu bakış açısı ve tavırlardan vareste bir şekilde, İran, sadece Türk Devletleri Teşkilatı çerçevesinde ele alınacaktır.
Kısaca hatırlanacak olursa, Türk devletleri arasındaki iş birliğini artırmayı hedefleyen uluslararası bir teşkilattır. Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve Türkiye teşkilata tam üye; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Macaristan ve Türkmenistan ise gözlemci üyedir. Orta Avrupa’da yer alan Macaristan haricindeki bütün üye ülkeler, harita üzerinde birbirlerine mücavir alanlarda bulunmaktadırlar. Aynı zamanda Avrupa Birliği’nin de üyesi olan Macaristan’ın Türk Devletleri Teşkilatına üye diğer ülkelerle hava yolu haricinde doğrudan irtibat sağlamasının yegâne çaresi, Macaristan gibi Avrupa Birliği ülkesi olan ve her ikisi de hâlihazırda bünyesinde ciddi bir Türk nüfusu barındıran tarihî Türk vatanları Romanya ve Bulgaristan’ın da teşkilata gözlemci üye olarak dâhil edilmesinin yollarını bulmaktır.
Türk Devletleri Teşkilatını oluşturan ülkelerin geriye kalanı, harita üzerinde daha bütüncül bir manzara arz etmekle beraber, teşkilat üyelerinin batı kanadını teşkil eden Azerbaycan – Türkiye (ve KKTC) ile doğu kanadını teşkil eden Kazakistan – Kırgızistan – Özbekistan – Türkmenistan arasında kara bağlantısı bulunmamaktadır. Sadece Hazar Denizi’ne kıyısı bulunan Azerbaycan ve Kazakistan – Türkmenistan arasında deniz yolu bağlantısı mevcuttur. Ancak hem Azerbaycan hem de Türkiye’nin İran üzerinden, Türkistan coğrafyasında bulunan diğer üye ülkelerle kara bağlantısı kurması mümkündür.
İran, bilindiği üzere, hem tarihî çerçevede hem de günümdeki nüfus yapısı ve siyasi coğrafyası bakımından Türklerle yoğun ilişkisi olan bir ülkedir. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulduğu tarihten, Pehlevi Hanedanı’nın kurucusu olan Rıza Han’ın ülkedeki son Türk hükümdarı Ahmed Şah Kaçar’ı devirdiği 1925 yılına kadar, takriben 1000 yıl boyunca ülke Türkler tarafından yönetilmiştir. İşin ilginç tarafı, Fars milliyetçiliği, hatta Aryan ırkçılığı üzerine inşa edilen Pehlevi Hanedanı’nın kurucusu Rıza Han’ın hem annesi hem de hanımı Türk’tü. Yani ikinci Pehlevi Şahı Muhammed Rıza Şah da hem annesi Türk idi hem de babası yarı Türk’tü. Pehlevi Hanedanı’nı deviren İslam Devrimi’ni gerçekleştiren ve Humeyni sürgünden dönene kadar Kum Medresesi’nin başında bulunan Ayetullah Muhammed Kazım Şeriatmedari de bir Türk’tü. Humeyni’den sonra Ayetullahlık makamına oturan Ayetullah Ali Hüseyni Hameney de bir Türk’tü. Son ABD – İsrail saldırılarında şehit olmasından sonra da oğlu Mücteba Hameney ülkenin yeni dinî önderi olmuştur. Yani %75 oranında Türk olan Pehlevi Şahının bir Türk tarafından devrilmesinde sonra, başa geçen üç Ayetullah’tan ikisi Türk. Bunlara ilaveten, İran’ın her fırsatta ekranlar karşısında Türkçe şiir söyleyen hâlihazırdaki Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Türk olduğunu, kendisi “Türklüğümle iftihar ediyorum” sözleriyle ilan etmiştir. İran İslami Danışma Meclisinin yani parlamentonun Birinci Başkan Vekili Ali Nikzad, Ekonomi ve Maliye Bakanı Abdulnasır Himmeti, Dışişleri Bakan Yardımcısı Vahid Celalzade, Meclis Başkanlık Divanı Üyesi Ruhullah Mütefekkir-Azad, Doğu Azerbaycan Eyaleti Valisi Behram Sermest, günümüz İran siyasetinde Türklükleri ile öne çıkan isimlerdir.
Türklerin İran siyasetindeki bu tesirinin temelini elbette ülkenin nüfus yapısı teşkil etmektedir. İran’da yaşayan Türklerin sayısı tam olarak bilinmemekle birlikte, ülke nüfusunun en az yarısının Türkler tarafından oluştuğu konusunda umumi bir mutabakat bulunmaktadır. Azerbaycanlılar, Kaşkay Türkleri, Halaç Türkleri, Türkmenler, Horasan Türkleri, Afşarlar ve Sungur Türkleri, ülkede yaşayan Türk zümrelerinin bazılarıdır. Ülkede bu kadar fazla Türk’ün bulunmasının tabii bir neticesi olarak elbette Türk olmayan pek çok insan da Türkçe konuşabilmektedir. Bilhassa Türklerin yoğun olarak yaşadıkları bölgelerde gündelik hayat Türkçe üzerinden döndüğü, yani sokak dili Türkçe olduğu için, buralarda yaşayan diğer halklara mensup insanlar da Türkçe konuşabilmektedir. Herhâlde Türk olmadığı hâlde Türkçe konuşabilen en meşhur İranlı, Tebriz valiliği de yapmış olan ülkenin altıncı cumhurbaşkanı, Mahmud Ahmedinejad’dır.
Ülkenin nüfus yapısı ve siyasi coğrafyasının manzarası böyle iken İran’ın Türk Devletleri Teşkilatı açısından paha biçilmez fırsatlar sunduğunu görmek lazım. Her şeyden evvel, İran coğrafyası, Türk dünyasının geriye kalanı ile kara bağlantısı sorunu yaşayan Azerbaycan ve Türkiye’ye, Türkmenistan ve Türkistan’ın ayrılmaz bir parçası olan Afganistan ile doğrudan kara irtibatı imkânı sunmakta, bu iki ülke üzerinden de Türkistan’ın geriye kalanı ve tarihî sebeplerden ötürü Türk dünyasının ebedî müttefiki olan Pakistan’a bir yol açmaktadır. Bu sebeple ülkenin nüfus yapısı bir tarafa, İran’ın Türk Devletleri Teşkilatının içtimai, iktisadi, siyasi ve askerî entegrasyonunun istikbali açısından çok hayati bir arazi üzerinde olduğunu idrak etmek lazım. Bu sebeple İran’ın Türk Devletleri Teşkilatına iltihak veya en azından irtibatını temin etmek, muazzam imkânlara zemin hazırlayacaktır.
İkinci olarak siyasi coğrafyanın bu hâliyle, İran’da yaşayan 40 milyonu aşkın Türk, Türk dünyasının geriye kalanından kopuk hâldedir. İran, nüfus yapısı itibarıyla, bütün unsurlarıyla, bir taraftan Anadolu ve Güney Kafkasya’nın diğer taraftan ise Türkistan’ın tabii bir uzantısı durumundadır. Yani İran’ın Türk Devletleri Teşkilatına yakınlaşması, tarihin derinliklerinden gelen kültür, soy ve din bağlarıyla birbirine bağlı, ancak son bir asırda siyasi amillerin bir neticesi olarak birbirinden ayrı düşmüş milyonlarca insanın tekrar imtizacına imkân tanıyacaktır.
Türk Devletleri Teşkilatı ve İran meselesine ters bir zaviyeden de nazar etmek lazım. Yani İran, ısrarla Türk Devletleri Teşkilatının dışında bırakılırsa ne olur? Yalnız bırakılan bir İran, gayet tabii bir beka kastıyla, son yirmi otuz yılda yaptığı gibi, çevresinde kendine dost ve tabi yapılar inşa etme gayreti içerisinde olacaktır. Bu çabasında muvaffak olmuş bir İran’ın Türk dünyasının birliği ve dirliği için teşkil edeceği tehlikeyi tahmin etmek zor değil. Muvaffak olamamış bir İran’ın ise hem bölge insanı hem de İran nüfusu için bedelinin ne olacağının en güzel misali, bugün tecrübe ettiklerimizdir. Meseleyi sadece Türk Devletleri Teşkilatının menfaatleri açısından mütalaa etmek de adil olmayacaktır, en azından hodkâmlık olacaktır. Şii teşeddüt ve taassubu ile başta Türk dünyası olmak üzere, çevresindeki dünya ile müşkülatı olan, hatta husumet içerisinde olan bir İran, bugün olduğu gibi pek çok ticari, iktisadi, siyasi ve kültürel fırsattan mahrum olmasının yanında, ciddi askerî tehditlere de maruz kalacaktır. Ancak Türk Devletleri Teşkilatına yaklaşan veya en azından meyleden bir İran, insanına da pek çok fırsatlar sunan dünya ile daha barışık bir devlet hâline gelecektir. Velhasılıkelam, İran’ın Türk Devletleri Teşkilatının bir üyesi hâline getirilmesi, mütekabil, hatta müşterek menfaatleri havi bir hamle olacaktır.
Bu teklife İran’da hâkim mezhep olan Şiiliğe atıf yaparak muhalefet edeceklere, itirazlarının batıl olduğunu, hatta itibara layık olmadığını peşinen söylemek gerekir. Zira dini gayrı, dili ayrı Macaristan ile ahenk içinde hareket edebilen Türk Devletleri Teşkilatının en az yarısı Türk olan ve daha fazlası Türkçe konuşan Müslüman bir ülke konumundaki İran’la tevafuk etmeyeceği kabil bir iddia olamaz. Kaldı ki hâlihazırda Türk Devletleri Teşkilatının en faal üyelerinden biri olan Azerbaycan’ın nüfusunun ekseriyeti de Şii Müslümanlardan teşekkül etmektedir. Meseleye benzer bir tavırla nazar edenlerdin iddia edebilecekleri bir diğer nokta, Türkiye ile İran arasında cereyan eden tarihî hadiseler neticesinde iki ülke arasında mevcut olduğu farz edilen husumettir. Bunu iddia ya karşılık olarak da verilecek cevap da yine Macaristan’a işaret edecektir. Asırlarca Türklüğün ve İslamiyet’in Avrupa içlerine, Katolik dünyasının derinliklerine ilerlemesinin önünde bir set misali duran Macaristan’la hiçbir ihtilaf emaresi görülmemekte, bilakis Macaristan, Avrupa Birliği içerisinde Türk Devletleri Teşkilatının ileri karakolu gibi vazife ifa etmektedir. Avrupa Birliği Parlamentosunda, Azerbaycan ve Türkiye aleyhindeki her teşebbüsü daha fikir safhasında iken veto ederek izale etmektedir. Yani, İran düşmanlarının bu iddiası da abes ve beyhudedir. Ayrıca Türkiye – İran hududunun 17 Mayıs 1639’da imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan beri değişmediğini unutmamak gerekir. Yani Türkiye’nin en sağlam hududu, 500 yıldır değişmeyen İran hudududur.
Netice itibarıyla İran’ın evvela Türk Devletleri Teşkilatının gözlemci üyesi hâline gelmesi için gerekli emniyet ve itimat muhitini inşa edecek faaliyetlere derhâl başlanması ve ardından lüzumlu münasebetler ve teşkilatlanma tesis ve temin edildikten sonra, en uygun vakit gelip de şerait münasip olduğu zaman tam üye yapılması, hem Türk dünyası hem de İran için çok faydalı olacaktır. Bir taraftan İran Türklüğü bir asırdır ayrı düştüğü umum Türk dünyası ile yeniden bütünleşme fırsatını yakalarken diğer taraftan İran ile Turan tarihin derinliğinden gelen kardeşliğini tekrar tesis edecektir.
Yorumlar
Kalan Karakter: